1982 yılında Bingöl'de doğan İsmail Avcı, ilk romanı Korkuya Alışmak ile edebiyat dünyasına adım attı. İlk, orta ve lise eğitimini Bingöl ve Diyarbakır'da tamamlayan Avcı, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü mezunu. Ankara'da yaşayan ve bir kamu kurumunda İş Güvenliği Uzmanı olarak görev yapan Avcı, evli ve iki çocuk babası.
Korkuya Alışmak, 1990'lı yıllarda Anadolu'nun doğusunda yaşayan 11 yaşındaki Beşir'in dünyasını merkeze alıyor. Ancak roman, yalnızca bir çocuğun yaşadıklarını anlatmakla sınırlı kalmıyor.
Aileden eğitime, öğretmenlikten arkadaşlığa, memleket sevgisinden vatan sevgisine, vefadan emanete kadar birçok duygunun bir araya geldiği romanda, bir çocuğun büyüme hikâyesi üzerinden dönemin insanlarına ve hayatlarına da bakılıyor.
Avcı, kitabında dönemin siyasi ve güvenlik atmosferini hikâyenin merkezine yerleştirmek yerine, o atmosfer içerisinde yaşayan insanların gündelik hayatlarına odaklanıyor. Çocukların, ailelerin, öğretmenlerin, memurların ve görevleri başındaki insanların hayatlarından izler taşıyan roman, aynı zamanda yazarın kendi çocukluğuna ve geçmişine yaptığı bir yolculuk niteliği taşıyor.
Romanın önemli unsurlarından biri ise “emanet” kavramı. Hikâyede sıradan bir eşya gibi başlayan anahtarın zaman içerisinde farklı anlamlar kazanması, geçmişten geleceğe taşınan hatıraların ve sorumlulukların sembolüne dönüşüyor.
Kitabın bir diğer dikkat çeken karakteri ise Bekçi Eşref. Eşref'in hikâyesi üzerinden şehadet, vefa ve insanın geride bıraktığı izler işleniyor.
İsmail Avcı ile ilk romanı ‘Korkuya Alışmak'ı, karakterlerini, çocukluk anılarını ve kitabın taşıdığı duyguları konuştuk.
“Korkuya Alışmak” adı nereden geliyor?
Öncelikle sizi ve Korkuya Alışmakı tanıyabilir miyiz?
Ben İsmail Avcı. 1982 yılında Bingöl'de doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Bingöl ve Diyarbakır'da tamamladım. Lisans eğitimimi Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümünde tamamladım. Ankara'da yaşıyorum ve bir kamu kurumunda İş Güvenliği Uzmanı olarak görev yapmaktayım. Evli ve iki çocuk babasıyım.
Korkuya Alışmak benim ilk romanım. Kitap, 1990'lı yıllarda Anadolu'nun doğusunda yaşayan 11 yaşındaki Beşir'in gözünden anlatılıyor. Ancak yalnızca bir çocuğun yaşadıklarını anlatan bir roman değil.
Aile, eğitim, arkadaşlık, öğretmenlik, memleket sevgisi, vatan sevgisi, vefa ve emanet gibi birçok duyguyu aynı hikâyenin içerisinde buluşturmaya çalıştım. Aslında benim için bu roman, geçmişe dönüp çocukluğa yeniden bakmak anlamına da geliyor. O dönemin çocuklarını, ailelerini, öğretmenlerini, memurlarını ve onların hayat mücadelesini anlatmak istedim.
Romanın adı neden Korkuya Alışmak?
Korku, insanın hayatında bazen yaşadığı bir olaydan daha uzun süre kalabiliyor. İnsan bazı korkuları tamamen geride bırakamıyor; onlarla yaşamayı öğreniyor.
Fakat kitapta anlatmak istediğim yalnızca korku değil. Asıl mesele, insanın zor şartlar içerisinde nasıl büyüdüğü ve bütün yaşadıklarına rağmen içindeki umudu nasıl koruduğu.
Bu nedenle Korkuya Alışmak ismini seçtim. Çünkü hikâyedeki çocuk büyürken sadece korkularıyla değil, hayatın kendisiyle de tanışıyor.
Beşir, yazarın çocukluğundan izler taşıyor
Beşir karakterinin sizin hayatınızla bir bağlantısı var mı?
Beşir'in çocukluğunda kendi çocukluğumdan izler var. Onun dünyasına bakarken kendi çocukluğuma da yeniden baktım. Ancak Beşir'i doğrudan “ben” olarak düşünmemek gerekiyor. O, benim çocukluğumdan bazı izler taşıyan bir roman karakteri.
Aynı zamanda o dönemde yaşayan pek çok çocuğun ortak duygularını da temsil ediyor. Çocukken büyüklerin dünyasını tam olarak anlayamayız. Bazı olayların neden yaşandığını, neden bazı insanların korktuğunu veya neden bazı insanların sessiz kaldığını yıllar sonra anlayabiliyoruz. Beşir'in hikâyesinde biraz da bu var.
Romanda baba figürü oldukça önemli. Burhanettin Bey'in sizin gerçek babanız olduğunu ne zaman fark ettiniz?
Romanı yazarken aslında bu karakterin benim hayatımdaki yerini zaman içerisinde daha farklı görmeye başladım. Burhanettin Bey, romanda Beşir'in babası. Fakat roman tamamlandığında, onun aslında benim kendi babamdan çok güçlü izler taşıdığını daha net fark ettim.
Bu benim için oldukça duygusal bir süreçti. Bir roman yazdığınızı düşünüyorsunuz ama bir noktada aslında kendi geçmişinizle konuştuğunuzu fark ediyorsunuz.
Babamın bazı davranışları, insanlara yaklaşımı, ailesine karşı sorumlulukları ve hayat anlayışı romana yansıdı. Bu nedenle kitap benim için sadece yayımlanmış bir roman değil, aynı zamanda babama bırakılmış bir hatıra niteliği de taşıyor.
Romanda “emanet” duygusu öne çıkıyor
Romanda Bekçi Eşref karakterinin özel bir yeri var. Bize biraz anlatır mısınız?
Bekçi Eşref benim için kitabın en önemli karakterlerinden biri. Onun hikâyesinde şehadet, vefa ve emanet duyguları ön plana çıkıyor.
Eşref'in yaşadıkları romandaki çocuk Beşir'in dünyasında derin bir iz bırakıyor. Fakat bu iz yalnızca bir çocuğun korkusu değil; aynı zamanda bir insanın başka bir insana duyduğu saygı ve vefa.
Ben Eşref'in hikâyesini yazarken bir insanın hatırasının yıllar sonra bile nasıl taşınabileceğini düşündüm. Bazı insanlar hayatımızdan kısa bir süre geçer ama bıraktıkları iz ömür boyu devam eder. Eşref de benim için böyle bir anlam taşıyor.
O halde “emanet” kavramı romanın önemli temalarından biri diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Hatta kitabın temel duygularından biri olduğunu söyleyebilirim. Emanet sadece bir eşya değildir. Bazen bir insanın hatırasıdır, bazen bir söz, bazen bir sorumluluk, bazen de geçmişten geleceğe taşınan bir değerdir.
Romanda anahtarın da böyle bir anlamı var. Başlangıçta sıradan bir eşya gibi görünen anahtar, hikâye ilerledikçe farklı bir anlam kazanıyor.
Benim için kitabın en güzel taraflarından biri de bu. Okur, hikâyeyi bitirdiğinde bazı şeylerin aslında göründüğünden çok daha büyük anlamlar taşıdığını fark ediyor.
“O dönemin çocuklarının da anlatılmayı bekleyen hayatları vardı”
Roman 1990'lı yıllarda Doğu Anadolu'da geçiyor. O dönemin atmosferini neden anlatmak istediniz?
Çünkü o dönemin çocukları vardı ve onların da anlatılmayı bekleyen hayatları vardı.
Fakat özellikle şunu belirtmek isterim: Ben bu romanı yalnızca o dönemin siyasi veya güvenlik atmosferini anlatmak için yazmadım. Hatta bunların hikâyenin merkezine yerleşmesini istemedim.
Benim ilgilendiğim daha çok insanların hayatıydı. Bir çocuğun okula gitmesi, öğretmeninin ona verdiği değer, ailesinin onun geleceği için yaptığı fedakârlık, arkadaşlıklar, komşuluk ilişkileri, memleket sevgisi, askerler, memurlar, öğretmenler ve bütün bunların içerisinde büyüyen çocuklar…
Bunları anlatmak istedim.
“İyi bir öğretmen çocuğun hayatını değiştirebilir”
Eğitim de romanda önemli bir yere sahip. Bunun özel bir nedeni var mı?
Evet. Çünkü eğitim, kitabın geleceğe bakan taraflarından biri.
Bir çocuğun hayatını değiştirebilecek en önemli şeylerden birinin iyi bir eğitim ve karşısındaki iyi bir öğretmen olduğuna inanıyorum. Romanda öğretmenlerin ve okulun çocukların hayatındaki yerini özellikle göstermek istedim.
Çünkü zor şartlarda yaşayan bir çocuğun geleceğe dair umudunu korumasında öğretmenin çok büyük bir rolü olabilir. Bugün geçmişe baktığımızda, o dönemde görev yapan öğretmenlerin ne kadar büyük sorumluluklar üstlendiğini daha iyi anlayabiliyoruz.
Vatan sevgisini günlük hayatın içinden anlatıyor
Romanınızda vatan ve memleket sevgisi de dikkat çekiyor. Bu kavramları nasıl ele aldınız?
Ben vatan sevgisini büyük sözlerden ziyade insanların hayatındaki küçük davranışlarla anlatmaya çalıştım.
Bir görevini hakkıyla yapan memur, öğrencisinin geleceğini düşünen öğretmen, ailesini korumaya çalışan bir baba, görev başında hayatını kaybeden bir insan… Bunların hepsi vatan sevgisinin farklı biçimleri olabilir.
Memleket sevgisi de benim için insanın doğduğu, büyüdüğü, hatıralar bıraktığı topraklarla kurduğu bağdır. İnsan başka yerlere gidebilir, hayatı değişebilir ama çocukluğunun geçtiği yerlerin insanın içinde bıraktığı iz kolay kolay silinmez.
“Herkesin hayatında bir ‘anahtar' vardır”
Kitabınızın okuyucuda nasıl bir duygu bırakmasını istiyorsunuz?
En çok istediğim şey, okuyucunun kitapta kendisinden bir şey bulması.
Belki kendi çocukluğundan bir anı, belki unutamadığı bir insan, belki baba sevgisi, belki bir öğretmen, belki bir arkadaşlık, belki de memleketinden uzak kaldığında hissettiği özlem…
Herkesin hayatında bir “anahtar” vardır aslında. Bir kapıyı, bir hatırayı veya geçmişte kalmış bir duyguyu açan bir şey. Ben okuyucunun kitabı bitirdiğinde kendi hayatındaki o anahtarı da düşünmesini isterim.
“Roman yazmak sandığımdan daha zor bir süreçti”
İlk romanınızı yazmak sizin için zor oldu mu?
Oldukça zor bir süreçti. Çünkü bir roman yazmak yalnızca hikâyeyi anlatmakla bitmiyor. Karakterleri oluşturmanız, onların geçmişlerini ve geleceklerini düşünmeniz, olayların birbirine bağlanması, dilin ve anlatımın üzerinde çalışılması gerekiyor.
Bir de bu hikâye benim için duygusal bir anlam taşıdığı için bazı bölümleri yazmak kolay olmadı. Bazen bir sahneyi yazarken durup düşündüğüm, geçmişe döndüğüm zamanlar oldu.
Fakat kitabın tamamlandığını gördüğümde bütün bu sürecin buna değdiğini hissettim.
Okurdan gelen en değerli karşılık: “Kendimi buldum”
Kitabın yayımlanmasından sonra okuyuculardan nasıl tepkiler aldınız?
En güzel geri dönüşlerden biri, insanların kitapta kendilerinden bir şey bulduklarını söylemeleri.
Bir okuyucunun size “Bu bölüm bana kendi çocukluğumu hatırlattı” demesi, başka birinin “Ben de babamı düşündüm” demesi veya bir başkasının “Çocukluğumun geçtiği yerleri hatırladım” demesi bir yazar için çok kıymetli.
Çünkü yazdığınız hikâye artık sizin olmaktan çıkıp okuyucunun kendi hayatında başka bir anlam kazanmaya başlıyor.
İmza günleri ve söyleşiler planlanıyor
Bundan sonraki süreçte Korkuya Alışmak için neler planlıyorsunuz?
Kitabın daha fazla okuyucuya ulaşmasını istiyorum. Bunun için imza günleri, söyleşiler ve kitap tanıtım etkinlikleri planlıyorum.
Özellikle gençlerle ve üniversite öğrencileriyle bir araya gelmeyi önemsiyorum. Çünkü kitabın içerisinde gençlere ve çocuklara söylemek istediğim çok şey var.
Bir kitabın yalnızca raflarda durmasını değil, okuyucusuyla buluşmasını istiyorum.
“Bazı korkular geçmez, onlarla yaşamayı öğrenirsin”
Son olarak, ‘Korkuya Alışmak'ı okuyacaklara ne söylemek istersiniz?
Bu kitabı yalnızca 1990'lı yıllarda Anadolu'nun bir köşesinde yaşayan bir çocuğun hikâyesi olarak okumamalarını isterim.
Çünkü hikâyenin içerisinde hepimizin hayatından bir parça olduğuna inanıyorum. Belki bir çocukluk hatırası, belki bir baba, belki bir öğretmen, belki bir dost, belki unutamadığımız bir insan veya memleketimizden taşıdığımız bir iz…
Korkuya Alışmak benim için geçmişe bakarken geleceği de unutmamak demek. Korkularımız olabilir. Kayıplarımız olabilir. Geçmişte bıraktığımız insanlar olabilir. Ama bütün bunlara rağmen insanın içinde bir umut taşıması gerekiyor.
Ben bu romanı biraz da o umudu yaşatmak için yazdım.
Ve sanırım kitabın en kısa özeti şu olabilir:
“Bazı korkular geçmez, onlarla yaşamayı öğrenirsin. Bazı emanetler vardır, ömür boyu taşırsın.”