“Dilini kaybetmiş bir millet, yok olmaya mahkumdur”(M.K.A.)”
Benim kültürümün ve dilimin yaşamaya hakkı vardır ve hiç kimsenin bunu görmezden gelmeye yetkisi yoktur. Benim dilimin insan tarafından artık konuşulmayacağını düşündüğümde; kendi ölümümü düşünmekten bile daha derin olan soğuk bir ürpertiyle baştan aşağıya sarsılırım, çünkü bu benim soyumun toplu ölümü demektir” (James Kelman, 1994).
Bir dil, konuşanı olmayınca ölür. Aslında ölen sadece o dil değildir, o dili konuşanların kültürleri, tarihi, gelenekleri ve kimlikleri kaybolur, kısaca o toplum ölmüş sayılır. Anadolu'da kendi dönemlerine damga vurmuş, tarih yazmış nice güçlü medeniyetlerin kurulduğu hepimizin malumudur. Ancak, bugün o milletlerin varlığından bahsedemiyoruz, çünkü o milletlerin dillerini konuşanlar artık bulunmamaktadır, yani onların dilleri ölmüştür. Oysa onların neslinden günümüze gelenler elbette vardır ama onlar bile, ait oldukları güçlü milletlerini bilememektedirler.
Bir zamanlar Kürtçe'ye karşı bir asimilasyon uygulanıyordu ancak bugün kürt sorunu çözümünde devlet etkin bir rol almış durumda. Gelinen bu nokta son derce memnuniyet vericidir. Bir ülke, kültürünü, tarihini, geleneklerini, kimliğini kısaca kendisini var eden ögelerinikoruduğu oranda madden ve manen zenginleşir. Tersine,inkarcı ve yok sayan politikalarından dolayı da sorunlu, gelişmekten yoksun ve diğer devletlerce güvenilmez olarak algılanmaya mahkum edilir.
Ülkemizde başlatılan demokratikleşme süreci içerisinde bu sevindirici gelişmeler yaşanırken Zaza dilinin (kimine göre lehçe) bazı çevrelerce yok edilmek istenmesi de ne yazık ki o oranda acı vermektedir. Zazaca bir dil de olsa, lehçe de olsa yaşatılmalı ve gelecek nesillere daha zengin bir şekilde aktarılmalıdır.
Devletin ülkemizdeki etnik grupları, dilleri ve kültürleri yok saymaktan vazgeçtiği, aksine onları olduğu gibi kabul etmeye başladığı bugünlerde, Zazaca ve Zaza kültürü ne yazık ki bazı çevrelerin baskı ve asimilasyonu ile karşı karşıyadır.Eskiden Kürt kelimesinin geçmesi bazı Türkçüleri çılgına çeviriyordu, şimdilerde ise Zazaların adının dahi geçmesi Kürtçüleri (demokrat Kürtleri tenzih ederim) çılgına çeviriyor. Zazaların ayrı bir halk, Zazacanın da ayrı bir dil olduğunu savunanları ‘Zazacılık' yapmakla suçluyorlar, tıpkı onları Kürtçülükle itham edenler gibi.
Bir devlet yetkilisi veya bir aydın Kürtlerden bahseder,kürt sorununu gündeme taşırsa adı demokrata çıkıyor. Oysa bir Zaza kendisini tanımlarken ben Zazayım veya dilim Zazacadır derse bu malum çevrelerin uykusu kaçıyor.Ardından, bunlar Zazacılık yapıyor, bölücülük yapıyor, Kürtleri bölüyor diye feryad u figan ederler. Hatırlayalım, Devlet Bakanımız Sayın Dr. Cevdet Yılmaz “açılımda Zazalar yok“ dediğinde hepimizin malumu haksız ve ırkçı tepkilerle karşılaşmıştı.
Tunceli Üniversitesi hükümetin demokratikleşme politikasını destekleyerek ilk kez, örnek verici bir tavır ve beklenen cesur bir kararla, Zazaca ve Kürtçe dillerini seçmeli ders olarak 2009-2010 eğitim yılındaki öğretim programına aldı. Öğrencilerin bir kısmı Kürtçeyi, bir kısmı da Zazacayı seçmeli ders olarak almaya başladılar. Ancak bu olay Zazaları ve Zazacayı asimile etme amacı güden bazı ırkçı çevrelerce hazmedilemeyip yoğun protestolarla karşı karşıya bırakılmıştı. Bunların istedikleri şey,Zazaca'nın öğretilmemesi, öğrenilmemesi ve böylece yok olmasıdır, yani ölmesidir. Acaba hangi Zaza böyle hazin bir sonu temenni eder?
Zazaların, dil ve kültürlerinden bahsetmeleri durumunda bazı ırkçı çevreler bunları zazacılıkla suçlarken bunun devletin Kürtleri bölme planı olduğunu iddia ederler.Ülkemiz dışında Zaza kültürüne sahip çıkan bazı Zaza aydınlar (Dr.Z.S. gibi) maalesef tehdit edilip saldırıya bile uğramaktadırlar.
Oysa bir yabancı bilim adamının üstelik Ülkemiz sınırları dışındaki bölgelerde bundan tam 78 yıl önce Zazalarla ilgili araştırma yapması o bölgedeki Kürt lider tarafından engellenmişti.
Karl Hadank Zazaca metinler kaydetmek için 1932 de Suriye ve Bağdata seyahat etti. Ne var ki, beraberindeki Kürt kılavuzu Celadet Bedir Han hoşgörüsüzlük göstererek buna engel olmaya çalışınca Hadank'ın bu isteği gerçekleşemedi. Hadank, Celadet Bedir Han'ın gerçek amacını fark edince bu durumu şu sözlerle kayıt altına aldı:…Emir Zâzâları Kürtlerden sayıyor ve hepsini kürtleşmiş olarak görmek istiyor. … anlaşılan, benim Zâzâca hakkında bu kadar canlı alaka göstermem hoşuna gitmiyor.
Zaza dili ve kültürünü korumak ve yaşatmakta bilim adamlarının çabaları bir dereceye kadar faydalı olabilir ama Zazalar sorumluluk gösterir, Zazacayı konuşur, çocuklarına öğretir, yaygınlaştırmak için çaba sarf eder, şiirleri, masalları, fıkraları kendi dilinde yazarlarsa ümitvar olsunlar ki Zazaca ölmeyecektir.
Zazalar olarak, kültürümüzün ve dilimizin yaşatılmasını ve korunmasını talep ediyoruz. Kimsenin bağında-bahçesinde gözümüz yok. Bölmeden, bölünmeden ve ayrılıktan taraf değil, her kesimin kültürünü, dilini özgürce yaşadığı ve ifade ettiği bir demokrasiden yanayız.Kendimizi his ettiğimiz gibi görmek ve öyle de kabullenmek itiyoruz. Gök Kuşağının güzelliği sadece içerdiği doğal renklerden kaynaklanmaz. Ne tek renkli bir Gök Kuşağı çekicidir, ne de renkleri birbirinden ayrılmış, farklı yönlere dağılmış bir gök kuşağı güzeldir. Aksine onu güzelleştiren bu doğal renklerinin bir birine omuz vererek bir ahenk içinde gözlerimizi okşamasıdır. Ülkemizin zenginliğini oluşturan tüm doğal (ama yapay değil) renkleri oldukları şekliyle kabullenip, saygı göstermek bizi zayıflatmaz, tersine güçlü kılar. Çünkü o zaman her etnik ve kültürel dinamiğin gücünden azami derecede istifade edilmiş olunacaktır.
Toplumlar arasındaki güvensizlikleri, ön yargıları yıkmanın ilk koṣulu inkardan, ele geçirme isteğinden vazgeçmektir. Her ne kadar, Albert Einstein: “Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” demişse de bunu yapmak imkansız değildir. Bu nedenle bu baş belası tabuları yıkmak zorundayız. Bunu yaparken de rehberimiz ilim olmalıdır, siyasi ve politik endişeler değil. Ne demiş Hacı Bektaşi Veli? “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”