Aileye Muktedir AranıyorSon yıllarda çokça duyar olduk, “aile yapısında pederşahi düzenden veledşahi düzene doğru dönüşüm olduğu” söylemlerini. Psikologlar, sosyologlar ve çeşitli otoriteler tarafından; aile mefhumunun değişen içeriğinin toplum kazanında sürekli kaynatıldığına tanıklık ediyoruz. Aile kurumunun bozulduğu feveranları, gençliğin elden gittiği naraları bağır bağır kulaklarımızda yankılanıyor. Düşüncemizin basiretini bağlayacak denli büyük bir gürültünün içerisindeyiz ve huzur arıyoruz. Ancak huzur, bu koca gürültüde “Sesimi duyan var mı?” sorusuna karşılık “Buradayım” yanıtını alabiliyorsak mümkündür. Kulakların tıkandığı, anlamın dağıldığı bu çağda; insanları toplama yükünün de aileye kaldığını görüyoruz. Fakat bu terazi bu kadar sıkleti çekmez. Aile mefhumun;a ne iddia edildiği kadar kutsiyet ne de zannedildiği kadar anlamsızlık atfetmek gerekir. Aile; yeryüzündeki iki farklı hikâyenin karşılaşması, ortak bir hikâyede buluşması ve yeni bir hikâye yazmasıdır. Ailenin kutsalını veyahut anlamsal değerini hikâyesi belirlemektedir. İnsanın talihi; anne ve babasının ortak hikâyelerinde kendisine ne kadar yer açtığına, ne kadar konuksever davrandığına bağlıdır. Ve tabi, anne-babanın hikâyeleriyle anlatabilecekleri kadar barışık olmasına. Aile, hikâyenin kuşaktan kuşağa aktarılmasından güç alarak varlığını sürdürür. Her kuşak, halef- selef ilişkisi içerisinde ilerler. Nitekim tarihsel sürece baktığımızda maderşahi, pederşahi ve veledşahi aile tarzının varlığını görmekteyiz. Bunların her biri, toplumsal paradigmaların değişmesi sonucu anne-baba (bakım veren)-çocuk üçgenindeki ilişki biçimlerine karşılık gelmektedir. Geleneksel ailede; üretim biçimi, din, ideoloji, ailenin yasası (maderşahi-pederşahi düzen), temel yaşam dinamiklerini oluşturmaktaydı. Maderşahi düzende anne; pederşahi düzende ise baba, ailenin tek otoritesi kabul edilirdi. Fakat tarih boyunca toplumsal yapının çoğunlukla pederşahi otoritenin etkisinde kaldığı görülmektedir. Aile tarihinin lokomotifi, baba olmuştur. Kararlar, kurallar, yasaklar, ailenin sınırları; baba tarafından belirlenmiştir. Aile bireylerinin seçimleri, babanın süzgecinden geçilebildikçe mümkündür. Günümüz ise veledşahi düzene ev sahipliği yapmaktadır. Yeni dünya; dinlerin, ideolojilerin çözüldüğü, tutarlı aile yasalarının bulunmadığı, çocuğun otorite olduğu bir toplumsal düzenin hakimiyetindedir. Simgesel çöktü ve amaçsızlıkla dolu bir dünyadayız. Bu durum; başta bireylerin, ailelerin ve toplumların savrulmasına neden olmuştur. Nitekim; toplumların bir aradalığı sağlayacak bir üst inanca, bir hikâyeye, bir mite ihtiyacı vardır. İnsanlar, hikâyelerin etrafında dayanışma hissiyatını geliştirirler. Hikâyeler, kuşak irfanıyla bizlere kök bahşederler. Lakin çağımızda artık hikâye anlatılmıyor. Aile bireylerinin rollerinde, derin kırılmalar oldu. Otorite, babadan çocuğa geçti. Çocuk merkezli aile dinamiklerimiz mevcut. Aynı zamanda; sözün iktidarına sahip babayla, ifade hakkı zayıf annenin çocuklarının ebeveyn olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Babanın karşısında her zayıf kalışında çocuklarına dayanan, dert yanan, çocuklarından güç bulan annelerin çocuklarının anne babalığına şahidiz. “Biz görmedik, yaşayamadık ama çocuklarımız eksiklik görmesin, yaşasın” fikriyle gelişen bir ebeveynlik refleksiyle karşı karşıyayız. İyi niyetin tezahürü olan bu refleks; kapitalist dünyanın “doğru ebeveynlik”, “ideal çocuk-ideal genç” tipolojisini pazarlaması için bir besin niteliği taşıyor. Küresel sistem; ebeveynlerimizin yaralarının üstünde acımasızca tepiniyor. Anne-babalar; kaygılı, korkulu ve panik içindeler. Gençler; büyük rekabet meydanında, sırtlarında başarmak yüküyle performans teri dökmekteler. Çocuklar; duygusal olarak yüksek değer taşımakla birlikte, gelecekte potansiyel piyasa koşulları ekseninde kullanışlı olma nitelikleriyle ön plandalar. Kadın – erkek rollerindeki dönüşüm, ebeveynliğin formunu dönüştürdü. Kadının iş hayatına kanalize olması, çocuk büyütme süreçlerindeki sorumlulukların kurumlara devredilmesi sonucunu doğurdu. 2 yaşından itibaren kreşlerde başlayan eğitim serüveni, anne-baba-çocuk üçgeninde yeni bir deneyim alanı yarattı. Önceki kuşaklarda çocuklar; akraba, eş-dost, komşu gibi sosyal destek mekanizmaları ile büyütülürken şimdilerde çocuğun geniş aile üyeleriyle büyütülme fikrine bile bir temkinlilik gelişti. Nitekim dünya, artık risk ve tehlike yuvası olarak algılanmaktadır. Çocuklara yönelik tehlikelerin en yakınımızdan başlanarak minimalize edilmesi fikri yaygınlaşmıştır. Medyanın ve sosyal ağların etkisiyle; çocuklara yönelik suçlarla ilgili endişe verici haberler, korku kültürüne neden olmaktadır. Kaygılı ve korumacı bir ebeveynlik tutumu gelişmiştir. Sokaktan, köyden ve tabiattan uzaklaşan çocukların meskenleri, korunaklı sitelerdir. Oysa ki bir çocuk; hayat bilgisini, problem çözme becerisini dışarda geçirdiği sosyal kazalara borçludur. Gerçek hayatta sorumluluklar, sınırlar, sorunlar vardır. Çocuklar, başka hayatları deneyimleyerek mücadele ruhunu kazanır. Ebeveynler ise; sınırlı çevrede yetişen çocuklarının makus talihini, sınırsız isteklerine verdikleri evet yanıtlarıyla değiştirmeye çabalamaktadır. Anne ve babaları tarafından yeterince sevilmemiş yeni ebeveynler; kendi çocukları tarafından sevilmemenin acısına katlanamamaktadır. Çocuklara hayır diyememekte ve her şeylerini evetlemektedir. Bu durum ise çocukları, ebeveynlerine karşı hükmedici ve yönlendirici kılmaktadır. Aynı zamanda sosyal çevresi daralan çocuklar, teknolojiyle fazla vakit geçirdikleri için bilgiyi edinme hususunda ebeveynlerinden daha etkin olmaktadır. Anne ve babasından daha çok bilen olmak, çocuğu otorite sahibi kılmıştır. Çocuklarına karşı bocalayan ebeveynlerin yardımına, pedagoglar ve uzmanlar koşmaktadır. Çocukların ne yiyeceğinden, disiplin yöntemlerine; onlara nasıl sevgi gösterileceğinden, onlarla nasıl oyun oynanacağına kadar her şey uzmanların yönlendirmesiyledir. Uzmanlar ise çocuklarla ilgili durumlarda temelde aileyi sorumlu hissettirmektedir. Dolayısıyla anne-babalar; çocukların her türlü “başarısızlığını”, kendi yetersizliklerinin bir yansıması olarak algılamaktadır. Anne ile babanın sendeleyişi, kendilerine yüklenen “mükemmel ebeveyn olma” talebinin ağırlığından kaynaklanmaktadır. Aslolan, yaşama değerlerle bezeli bir çocuk armağan etmektir. Sevmeyi ve sevilmeyi bilen, hakkaniyetli, onurlu, karıncaya bile ulu nazar besleyen bir can büyütmektir. Bir anne ile babanın, çocuğuna iyi bir gelecek kurma adına çabalaması anlaşılırdır. Fakat eğitimi, kariyeri, makamı ve gücü; sevgi, merhamet, sorumluluk ve adalet gibi asli değerler kıymetlendirir. Öyle sanıyorum ki “mükemmel ebeveynlik” cehenneminden kurtulmak adına dünyanın dengelerine bakmak, düşüncemize kar suyu kaçıracaktır. Bu dünyanın canını en çok yakanlar; soykırımların, savaşların ve zulmün yaratıcıları hep çok bilen, çok okuyan ve gücü elinde bulunduranlar olmuştur. Değer yüklü olmayan her potansiyel, insanlığa yönelik bir tehdide dönüşmüştür. Ama biz korkmayalım. Çocuklarımız, kendilerine sabırla aktarılan değerleri vicdanlarının asli öğesi yapacaktır. Hayata her çarptıklarında, “Buradayız” yankısını duydukları güvenli limana varacaklardır. Koşulsuz sevilen, koşulsuz kabul gören biri; kaybolsa dahi bir gün evinin yolunu bulacaktır. Arı, bal bulduğu kovanından uzaklaşmayacaktır.
YORUM YAZIN
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ
|