Zorundayız!“Toplum mu bireyi, birey mi toplumu etkiler?” sorusu üzerine deryalar denizlerce fikir öne sürülmüştür. Kimileri toplumu daha baskın bir öğe kabul ederken, kimileri bireyin etkin gücüne yaslanmıştır. Kalemime eylem gücü kazandıran güç ise tam da birey- toplum ikiliği üzerinden, ülkede derin bir infiale sebebiyet veren Urfa ve Maraş olaylarını okumaya çalışmak oldu. Olaya baktığımızda; toplumun, öncesinde durumu anlamlandıramayıp travmatize olduğunu gördük. Ardından bireyler, travmayla baş etmek adına duygu ve düşüncelerini sosyal ağlara ve sokaklara akıttı. Olaylarda, suçu işleyen farklı yaşlarda bireysel failler bulunmaktaydı. Failler suçlarında asla yalnız değildi. İçine doğdukları aile, sosyal çevre, hayatına temas etmiş diğer bireyler işlenen suçta farklı düzeylerde de olsa mesuldü. Tıpkı Mevlâna hazretlerine Konya'ya yakın bir köyde falan kişinin içinden çıkılamaz zor bir durumda olduğu söylendiğinde, kendilerine dönüp “Orada hiç Müslüman yok muymuş?” cevabı nispetinde mesuldüler. Bu söz, kişinin hangi inanca mensup olunduğundan öte, bir inancın nasıl tatbik edildiği üzerine son derece düşündürücü ve anlamlıdır. Nitekim bireyin içine doğduğu ailesinin ve sosyal çevresinin ihmal edici ve suça sürükleyici etkisi apaçık ortadadır. Failin çevresinin sorumluluğu teslim edildikten sonra güvenlik önlemleri, hukuki düzenlemeler, dijital kültür vb. parametreler göz önünde bulunduruldu. Olay, bireyselden toplumsala doğru bir düzlemde ele alınır göründü. Fakat tüm bağlamlar, suçun ve şiddetin yalnızca öznel boyutunu açıklamaya hizmet etmekteydi. Yine suçlamalar, birey üzerinden yapılıyordu. Toplumda, çocuklara ve gençlere yönelik bir korku dili yaygınlaşıyordu. Evet ebeveyn olmanın sorumlulukları, bireyin bir başka canlının yaşam hakkına saygı duymasının zorunluluğu vs. hepimizin hemfikir olduğu hususlardı. Herkesin olay karşısındaki tepkisi ve kaygısı ortaktı:” Dünya kötü bir yer oldu ve güvende değiliz.” Fakat gözden kaçırdığımız nokta şu ki; bize dünyanın kötü bir yer olduğunu düşündüren X faili ya da olayı değildi. Biz; bu toplumsal sistemin dişlileri arasına sıkışmış, anlamını kaybetmiş yalnızlıkla sınanan zavallılarıyız. Zavallılarız, çünkü bu halimizin asıl müsebbiplerini fark etmeksizin bireyleri suçlamaktayız. İşte bu, sistemin yarattığı en sert ve en acımasız olan nesnel şiddettir. Nesnel şiddet; toplumsal yapıyı dizayn eden sosyoekonomik sistemin oluşturduğu kültürel atmosferin özellikle dil aracılığıyla uyguladığı görünmez şiddettir. Öznel şiddet ise; A ya da B kişisinin, X ya da Y meslek grubunun içinde bulunduğu kötü durumun değil bütün toplumu saran nesnel şiddetin dışavurumudur. Hatta, dünyanın hal-i pür melalinin bize yansıyan semptomlarıdır da diyebiliriz. Nasıl mı? Öncelikle; bireyi ve toplumsal yapıyı, her daim tabi olunan sistem üzerinden değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. Elbette ki, psikolojik çerçevenin insanın doğasını anlamaya dönük kıymeti aşikardır. İnsan yavrusu hakkında fikir sahibi olmak, kişiliğin hangi temel dinamiklerle kurulduğunu bilmek, son derece önemlidir. Sonrasında ise ilişkisel bir varlık olarak insanı; öznel olarak yargılamadan, toplumsal sistem içerisinde değerlendirmek adilane bir bakış olacaktır. İnsanın doğası; sahip olmak ve ait olmak arasında bir çizgiye sahiptir. İnsan; bir başkasına, bir aileye, çevreye, memlekete, ülkeye ve en nihayetinde bir dünyaya ait olmak ister. Ait olma ihtiyacı, insanın sevgi talebi karşılandıkça giderilir. Aynı zamanda insan; muktedir olmak, iktidar kurmak, efendi olmak ve sahip olmak hasletlerini taşır. Sahip olma güdüsüyle insan, bir başkasına ve dünyaya hükmetmek ister. Sahiplik istenci; insanın varlığı görülmedikçe ve sayılmadıkça beslenir. Ait ya da sahip olma ihtiyacını; temelde anne-baba ya da bakım verenle başlayan ve zamanla ötekilerin katılmasından oluşan yaşam eşlikçileri belirler. İşte bizler, bu yaşam eşlikçilerine toplum diyoruz. İnsan, bir topluma doğuyor. Öznel kişiliği, toplumsaldan etkilenerek karakterini oluşturuyor. Kişiliklerin etkilenerek oluşturdukları ortalama karakterin toplamına, toplumun karakteri diyoruz. Toplumun karakterine projeksiyon tuttuğumuzda; sahip olma güdüsüyle hareket eden muktedirlerin sisteminde, bir şeye ait olmaya çalışan insan yavrularını görmekteyiz. Mevcut sistemde, insan yavrusunu oyalamak için kırıntı şeklinde sunulan özgürlük; insanlar üzerinde kurulu, kocaman bir gözetim ve kontrol var. Yalnızlık duygusu eşliğinde görülmeye çalışan bireylerin önüne dünyaları seren(!) dokunmatik ekranlar, anı yaşatan popüler eğlence kültürü var. Sevgi arayışındaki bireye sığınak olarak sunulmuş; yine muktedirlerce belirlenmiş içeriklerle dolu sosyal ağlar ve ev içi boş zaman aktivitesi olarak Tv'ler var. Sürekli maruz kaldığımız öznel şiddet haberleri, linçler, failler ve kurbanlar var. Ait olmaya çalıştığımız yeni dünyada bizlere “mekân” yaratanlar, sermayelerinin büyük çoğunluğunu şiddet araçlarına yatıranlardır. Dünyanın yarısından fazlasını aç bırakıp iktidarlarını oburlaştırarak yerin yüzünü utandıranlardır. Soykırımın, vahşetin, savaşın hunharca yaşandığı, psikopatça zevkler uğruna döndürülen bir dünyanın içindeyiz. Şiddetin tekelinde dönen bir dünyada “hak, adalet, onurlu bir yaşam” tasavvurlarının birey nezdinde sahiciliğini kaybetmesi çok anlaşılır değil mi? Ahlak, merhamet, saygı, sevgi gerekli diyoruz. Peki ya güzel hasletleri ekeceğimiz toprağımızı (düşünme yetimizi) elimizden almışlarsa? Bence bunun üstüne çokça kafa yormalıyız. Dünya sistemi; muktedirlerini korumak için bu kadar nesnel şiddet öğesine sahipken, bizler öznel şiddet olaylarına karşı ayaklanmanın meşruluğundan teselli buluyoruz. Bu yüzden kadına, çocuğa, hayvana, doğaya karşı diye sınıflandırılmış şiddet üzerinden haykırıyoruz. Yine sesimizi, sözümüzü muktedirin belirlediği dil üzerinden yükseltiyoruz. Artık öznel şiddet olaylarının, travmatize olmuş toplumun enerjisinin aktarıldığı, rahatlatıcı bir araç olduğunu fark etmeliyiz. Bu failin hukuken suçlu olduğu, ahlaken uygunsuz davrandığı hakikatinden öte bir durumdur. Faillerin aslında yalnız olmadığı, toplumsal sistemin de masum olmadığı anlamındadır. Bizleri sarsan olayların arka bahçesinin karanlığı, mürekkebimden karamsarlık akıtsa da fikrimce ahvalimiz için çare vardır. İnanıyorsak umut her daimdir. Silkelenmek zor da olsa, zorundayız.
YORUM YAZIN
|