|
Bu güç nereden geliyor?Daha önce yazdığım bir yazıda büyük oranda değindiğim bir konuya ülke gündeminden dolayı tekrar değinmek istiyorum. Ak Parti yerel seçimlere ve dördüncü döneme doğru ilerlerken pek çok kesim tarafından şiddetli eleştirilere maruz kalmasına rağmen hele bu dönemde bunca ağır ithamlara, iddialara muhatap olmuşken: “Nasıl oluyor da anketlerde görüldüğü üzere bu denli fazla oy alabiliyor, bu denli teveccühü halk nezdinde nasıl muhafaza edebiliyor, halen gücünü nasıl bu denli koruyabiliyor?” sorusu ister istemez akıllara gelmektedir. Bu gücün nasıl bir anlam ifade ettiğini daha iyi anlayabilmek için dünyada parlamenter sistemlerin uygulandığı ülkelere bakmak, konunun öneminin anlaşılması adına daha faydalı olacaktır. Dünyada parlamenter sistemin uygulandığı hiçbir ülkede bir parti dördüncü döneme doğru ilerlerken, yüzde 40'ların üzerinde oy alamamış tam tersine oy oranı düşerek iktidardan uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Hatta üçüncü dönem ya da dördüncü döneme yüzde 40'ların üzerinde girmek parlamenter sistemlerle yönetilen ülkeler göz önüne alındığında tabiri caizse ‘rutin dışı' bir durumdur. İngiltere'de yüzde 43'le 1997 yılında iktidara gelen Tony BLAİR, üçüncü döneminde, yani 2005 seçimlerinde yüzde 37'lere düşmüş; Almanya'da Merkel üçüncü döneminde ancak yüzde 30'larla iktidar koltuğuna oturabilmiştir. Türkiye'de ise AK Parti her seçimde oy oranını artırmış, parlamenter sistemlerde örneği görülmemiş bir şekilde üçüncü döneminde yüzde 50'lerde oy alarak iktidar koltuğuna oturmuştur. AK Parti'nin üçüncü dönem sonrasına denk gelen önümüzdeki 30 Mart seçimlerinde de yüzde 45- yüzde 50 aralığında oy alacağı farklı anket şirketleri tarafından yapılan anketlerle kamuoyuna sunulmaktadır. Nitekim seçimlerde alınan sonuçlara en yakın tahmini yapan anket şirketlerinden biri olan Genar'ın yayınladığı son seçim anketine göre AK Parti'nin 30 Mart yerel seçimlerinde oy oranı yüzde/49 olarak tahmin edilmektedir. Anketlerde en düşük oranı veren Konsensus şirketinin verilerine göre bile AK Parti'nin oy oranı yüzde 42 olarak görülmektedir. Yani 2011 yerel seçimde AK Parti'nin aldığı yüzde 39'luk oy oranı göz önüne alındığında oy oranın yukarıya doğru bir seyir izlediği gözlemlenmektedir. Genel tablo böyle iken; AK partinin bu denli yükselişini izah etmede ‘nasıl?' sorusuna cevap aramada bu duruma zemin hazırlayan etkenlerden özellikle bazı başlıkların öne çıktığı görülmektedir. Sağlık alanında yapılan reformlar, ulaştırma alanında yapılan iyileştirme ve yenilikler, dış politikada uygulanan stratejik hamleler, ekonomik alanda uygulanan politikalar vs. bir yönden; yapılan anketlere göre halkının yüzde doksanın kendisini dindar ya da dini hassasiyeti olan insanlar olarak ifade ettiği bir ülkede muhafazakâr bir partinin oy alması diğer yönden sürekli ifade edilen klasik sebepler olarak düşünülebilir. Fakat Ak Parti'ye seçmenin verdiği desteği sadece bu tip klasik sebeplerle izah etmek bu kadar büyük bir desteği izah etmede yeterli görünmemektedir. Çünkü buna benzer özellikleri ERBAKAN hükümeti de taşıyor olmasına rağmen hiçbir seçimde yüzde 25'lerin üzerinde oy alamamıştır. Bu sebeplerin dışında partinin ve parti liderliğini yapan Recep Tayyip ERDOĞAN'ın üç önemli özelliği halkın büyük desteğini izahta öne çıkmaktadır. Birincisi; halkın iktidar mensuplarını kendi içlerinden biri olarak görmeleri. Özellikle Recep Tayyip ERDOĞAN'ın halkla yakın teması, Anadolulu duruşu, geniş halk kitlelerince kabul görmesini sağlamaktadır. Dikkat edilirse bu ince sırdan hareketle Mustafa SARIGÜL de daha öncesinde yaptığı gibi 30 Mart seçimleri için de bu stratejiyi uygulamaktadır. İkincisi; İktidar lideri olarak Recep Tayyip ERDOĞAN'ın bir liderden beklenen performansı kendi tabanının takdirini toplayacak şekilde göstermesi, gerek partisine gerekse de kabinesine ve vekillerine hakim bir yapı ortaya koyabilmesi ve dik duruşu. Her ne kadar bu durum kimilerince ‘tek adam yönetimi' ve ‘dikbaşlılık' olarak eleştirilse de koalisyonsuz ve güçlü liderli bir yönetimin Türkiye tarihinde her zaman, Turgut ÖZAL örneğinde olduğu gibi, ülkeye katkı sağladığı ve istikrarlı bir yönetimin sergilenmesine vesile olduğu görülmüştür. Zaten diğer liderlerde de kendi partisine hakim olma noktasında aynı duruşun, arzunun yeri geldikçe sergileniyor olması ‘tek adam yönetimi' eleştirisini halk nezdinde inandırıcı olmaktan uzaklaştırmıştır. CHP yönetimine tamamıyla hakim olabilmek adına kendisini CHP başkanlığına getiren Önder SAV'ı parti hiyerarşisine uygun hareket etmediği için bir süre sonra ekibiyle beraber tasfiye eden Kemal KILIÇDAROĞLU'nun bu stratejik hamlesi ya da 2000 yılı cumhurbaşkanlığı seçiminde parti izni olmadan cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayan dönemin devlet bakanı Sadi SOMUNCUOĞLU'na MHP yönetiminin ve Devlet BAHÇELİ'nin şiddetli tepki göstermesi hatta töreye aykırı davranıyor diye devlet bakanlığından azletmesi ve MHP'li vekillerce mecliste adaylık başvurusunu yapmasına bile engel olunması da ‘iktidarın hiçbir yerde ortaklık kabul etmeyeceğinin' her kesim için kabul gören bir fikir olduğunun somut bir örneğidir. Halkın gözü önünde yaşanan bu tip örnekler de Recep Tayyip ERDOĞAN'a yöneltilen ‘tek adam yönetimi' eleştirisini halk nezdinde inandırıcı olmaktan uzaklaştırmıştır. Üçüncüsü; ülkemiz insanlarının istikrarlı ve değişen dünya düzenine yapacağı değişimlerle ayak uydurabilen bir Türkiye arzusu. Özellikle Anayasal kurumlardaki düzenlemeler, askeri vesayet, Kürt meselesi, başörtüsü benzeri muhafazakar kesimin hassasiyetleri, ekonomik reformlar, sosyal devlet anlayışının kadınlara, yaşlılara, özürlülere, ihtiyaç sahiplerine yansıtılıyor olması gibi konularda devletin duruşunun değiştiğini gösteren düzenleme ve değişimler bu çerçevede halk nezdinde kabul gören başlıklardandır. Bu anlamda kamuoyu AK Partiyi; ülkede bir taraftan istikrar ve büyümeyi sağlayan bunu yaparken diğer taraftan da ateşten gömlek sayılabilecek yukarda sayılan kimi meselelerde arzulanan pek çok değişimi gerçekleştirme cesareti ve başarısını gösterebilen bir parti olarak algılamıştır. Aslında bu maddeyi biraz açmak gerekmektedir. Dünyada demokrasiyle yönetilen ülkelerin demokratikleşme serüvenine bakıldığında devrimler, değişimler aşağıdan yani halkın arasından başlamış ve yönetimler değiştirilerek temel insan haklarına uygun, toplumca genel kabul görmüş rejimler meydana getirilmiştir. Ve bu süreç Fransız İhtilali öncesi ve sonrasını içine alan zaman diliminde olduğu gibi yüz yılları içine alan bir sürede ancak tamamlanabilmiştir. Ülkemizin son yüzyıllık tarihini incelediğimizde ise ülkemizde değişim, batılı ülkelerin tersine, aşağıdan değil yukarıdan yani yönetici kadro tarafından bir anda yapılmıştır.Zamana yayılamayan bu sebeple de halk tarafından sindirilip benimsenemeyen bu radikal değişimler devlet ile halk arasında güvensizliğe ve kopukluğa yol açmıştır.Değişimler halka benimsetilmeye çalışılırken pek çok sosyal şartlar ve realiteler göz önüne alınmamış devlet merkezli baskıcı politikalar ile halk ile devlet arasındaki uçurum derinleştirilmiş ülke insanlarının psikososyal belleğinde derin kırılmalar oluşturulmuştur. Bu durum on yıl öncesine kadar Türküyle-Kürdüyle, inançlısıyla-inançsızıyla devletine güvenmeyen, devletine küskün bir Türkiye toplumu oluşturmuş idi. Bu da beraberinde mevcut statükocu yönetim anlayışına karşı her kesimden seslerin yükselmesine zaman zaman çatışma ortamlarının dahi oluşmasına sebep olmuştur. Yani toplumsal bellekte meydana getirilen kırılmalar 80-90 yıllık süre içerisinde zaman zaman sosyal ve siyasal sarsıntıların oluşmasına sebep olmuştur. Fakat ülkede genel temayüle bakıldığında ise her dönemde halk, statükocu devlet yapısının değiştirilerek vatandaş merkezli bir yapının oluşturulmasını çatışmayla değil demokrasiye uygun istikrar ve huzur ortamında gerçekleştirmek istemekte idi. İşte bu noktada Demokrat Parti ve Anavatan Partisi'nde olduğu gibi AK Parti, toplumsal bellekte önlenemez bir yükseliş gösteren değişim arzusunu görmüş iktidarda olduğu dönemlerde değişim arzusuna paralel uygun stratejiler geliştirmeye çalışmıştır. Buna bağlı olarak; ülkenin istikrarına da zarar vermeyecek şekilde bir değişim-dönüşüm gerçekleştirmeye çalışmıştır. Yani yönetim alanında halkın istediği değişimleri gerçekleştirirken öte taraftan bunu yaparken de ülkenin istikrarını da korumaya dikkat etmiştir. Şu ana kadar ifade ettiğim etkenlerin dışında önemli bir nokta da şu ki; bir ‘ lideri' bitiren en önemli unsurlar ona olan güvenin, inancın sarsılmasıdır. Halk halen onca eleştiri ve yolsuzluk iddialarına rağmen bir başbakana verdiği oy oranını artırarak yüzde/45-50'lerde oy veriyorsa bu durum, halkın Başbakana olan güveninin ve inancının devam ettiğinin göstergesidir. Yani ülkenin yarısı Başbakanın samimiyetine inanmıyor olup oyunu vermiyor olsa da diğer yarısı verdiği oylarla Başbakanın samimiyetine inandığını göstermektedir. Diğer bir ifadeyle şiddetli bir şekilde süren ‘algı savaşı'ndan sergilediği politikalarıyla, stratejileriyle, hamleleriyle, duruşuyla an itibariyle Başbakan galip çıkmış görünmektedir. Yukarıda sayılan etkenler yazının başında ifade ettiğim ‘nasıl?' sorusunun cevabını bulma ya da bu gücün nereden geldiğini anlama noktasında belki bir nebze de olsa fikir oluşturabilir diye düşünüyorum. Ve yine, belki bu sebeplere bağlı olarak AK Parti; 2003, 2007 ve 2011 seçimlerinde yüksek oranda oy almış; 2014 yerel seçimlerine de, şu ana kadar açıklanan anket sonuçlarına göre oy oranını artırarak, yüzde 45-50'lerde bir oy tahminiyle girmektedir. YORUM YAZIN
|