KİM KİMDİR FİRMA REHBERİ Hemen Üye Ol Üye Girşi
Uye Girişi
Giriş
Beni Hatırla
Yeni Üye Kayıt
Haber sitemizin aktivitelerinden yararlanmak için üyelik başvuru yapın.
Hemen Üye Olun
Uye Hizmetleri
 
24 Haziran 2026 Çarşamba
°C
Hakim Bayraktar
bingolonline@hotmail.com

Birileri Yapsın, Birileri Versin, Birileri Sahip Çıksın...

23 HAZİRAN 2026 SALI 22:47
14
256
0
AA aa

Toplumların çöküşü bazen büyük felaketlerle olmaz.

Bazen sessizlikle, bazen duyarsızlıkla, bazen de herkesin sorumluluğu bir başkasına havale etmesiyle olur! Bizim toplumumuzun en belirgin özelliklerinden biri de galiba tam olarak bu.

Bir sorun mu var?  Birileri çözsün.

Bir eksiklik mi var? Birileri tamamlasın.

Bir kurum mu zor durumda? Birileri sahip çıksın.

Bir çocuk yardım mı bekliyor? Birileri kampanya yapsın, birileri destek sunsun.

Bir değer yok mu oluyor? Birileri ses çıkarsın.

Ama o "birileri" hiçbir zaman biz olmayalım.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Bugün Bingöl'de yaşanan birçok olayın temelinde de bu anlayış yatıyor.

En güncel örneği ise 12 Bingölspor...

Otuz yıl sonra yeniden 2. Lig'e yükselen bir takım...

Bir şehrin onlarca yıldır özlemini çektiği bir başarı, milyonlarca liralık emek...

Ve bugün kulüp başkanı M.Engin Özturan çıkıp, "Artık mali gücüm yetmiyor, bu yükü tek başıma kaldıracak olanağım yok" diyerek destek çağrısı yapıyor.

Peki sonra ne oluyor?

Herkes birbirine bakıyor. Siyasetçiler versin, iş insanları versin, yönetim versin, kulüp başkanı versin, devlet versin...

İyi de sen ne vereceksin?

İnsan bazen bunu sormadan edemiyor.

Takım başarı kazandığında herkes sahipleniyor. Kutlamalarda ve paylaşımlarda herkes var. Ama iş sorumluluk almaya gelince meydan bir anda boşalıyor.

Bu takıma karşı duyarsızlık sadece şimdi değil, geçen sezonlarda da vardı.

Forma almıyoruz, kombine almıyoruz, bilet parası vermekten imtina ediyoruz ama maç günü sırf orda görülmek ve mümkünse protokol tribününde bu pozu vermek için kırk kişiyi devreye sokup o tabloyu yaratabiliyoruz. Tek gayemiz, bunları ücretsiz yapabilmek.

Bunun adı aidiyet değil, tüketiciliktir. Ortak değeri sahiplenmek değil, ortak değerden faydalanmaktır.

Ancak burada bütün sorumluluğu yalnızca topluma yüklemek de doğru olmaz.

Çünkü ortak değerlere sahip çıkmak sadece vatandaşın değil; siyasetçinin, iş insanının, yatırımcının ve bürokrasinin de sorumluluğudur.

Evet, toplum çoğu zaman "Birileri sahip çıkar" diyerek geri çekiliyor. Ama sahip çıkması gerekenlerin de yeterli iradeyi ortaya koyduğunu söylemek kolay değil.

Şehir otuz yıl sonra önemli bir başarı yakalamışken, iş dünyasının, yatırımcıların ve karar vericilerin ortaya koyduğu refleks de sorgulanmalıdır.

Bu şehirde kazanıp başka şehirlerin takımlarına sponsor olanlara, kendi şehrinin takımına neden aynı hassasiyeti göstermedikleri sorulabilmelidir.

Bu şehrin imkânlarından faydalananların, şehrin ortak değerleri söz konusu olduğunda ne kadar sorumluluk aldığı da konuşulabilmelidir. Üstelik mesele yalnızca imkânsızlık da değildir.

Zaman zaman Bingöl'ün siyasi gücünden, temsil kabiliyetinden ve etkisinden söz ediyoruz.

O halde insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Ortada siyasi güç de varsa, ekonomik aktörler de varsa, bu şehrin ortak değerleri söz konusu olduğunda neden aynı kararlılığı göremiyoruz?

Ne yazık ki aynı tabloyu sadece futbolda görmüyoruz.

Doğa konusunda da, toplumsal meselelerde de, yardım kampanyalarında da görüyoruz.

Orman kesilir, birkaç kişi konuşur, tabiat sorunlar yaşanır, birkaç kişi tepki gösterir. Şehrin ortak değerleri zarar görür, geniş bir toplumsal refleks oluşmaz.

Ama iş eğlenceye geldiğinde tablo değişiyor. Ücretsiz bir konser düzenlensin, meydanlar doluyor, kalabalıklar birbirini eziyor, sosyal medya paylaşımları havada uçuşuyor.

Bir etkinlik olsun, insanlar kilometrelerce yol gidiyor. Siyasi bir program olsun, önde yer kapmaya çalışanlar biri birinin üzerine çıkıyor neredeyse. Ama aynı insanlar toplumsal bir mesele için yapılan çağrılarda görünmüyor.

Gazze için yapılan bir yürüyüşe bakıyorsunuz, ortaya çıkan tablo çoğu zaman cılız.

Bir yardım kampanyasına bakıyorsunuz, katılım sınırlı.

Bir çevre meselesine bakıyorsunuz, ilgi zayıf.

Ama ücretsiz bir eğlence organizasyonunda aynı şehir bambaşka bir görüntü veriyor.

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada ortaya çıkıyor.

Şehir sosyolojisine dair değerlendirmelerini paylaşan Doğan Karasu hocamın dediği gibi;

Artık birçok konuda katkı vermekten çok görünmeyi önemsiyoruz.

Bir meselenin çözümüne ortak olmak yerine, o meselenin etrafında görünür olmayı tercih ediyoruz.

Popüler olanın yanında yer almak, kalabalığın olduğu yere gitmek, tanınmış isimlerle aynı karede olmak, Siyasi toplantılarda, açılışlarda, programlarda görünmek hoşumuza gidiyor.

Fakat aynı kalabalıkları bir yardım kampanyasında, bir çevre mücadelesinde, bir dayanışma organizasyonunda ya da ortak bir şehir meselesinde görmekte zorlanıyoruz.

Çünkü popülizm emek istemiyor, görünür olmak sorumluluk yüklemiyor.

Ama gerçek sahiplenme bedel istiyor, zaman istiyor, fedakârlık istiyor.

Ve galiba tam da bu yüzden alkışlayan çok oluyor, yükü omuzlayan ise çok az...

Elbette herkes için aynı şeyi söylemek haksızlık olur. Fedakârlık yapanlar da, sessizce destek verenler de, taşın altına elini koyanlar da var.

Ancak toplumların karakterini istisnalar değil, çoğunlukların davranışları belirler.

Ve ne yazık ki çoğunluk olarak ortak meselelerde yeterince güçlü bir refleks gösteremediğimiz de ortadadır.

Belki de burada şu soruyu sormak gerekiyor:

Neden sürekli birilerinden bekliyoruz?

Neden her sorunun çözümünü siyasetçide arıyoruz?

Neden her eksiğin tamamlanmasını devletten bekliyoruz?

Neden her yükü birkaç kişinin omzuna bırakıyoruz?

Çünkü böyle yapmanın bir konforu var.

Sorumluluk almıyorsunuz, risk almıyorsunuz, bedel ödemiyorsunuz. Ama sonuçlardan yararlanmak istiyorsunuz.

Oysa güçlü toplumlar tam tersine inşa edilir.

Orada insanlar önce kendilerine bakar.

"Ben ne yapabilirim?" diye sorar, "ben ne katkı verebilirim?" diye düşünür. Çünkü bilirler ki, herkesin beklediği yerde hiçbir şey değişmez.

Tarih boyunca şehirleri büyüten şey büyük bütçeler değil, ortak sorumluluk duygusu olmuştur.

Birlikte hareket etmeyi öğrenenler, dayanışma kültürü oluşturanlar, ortak değerlerine sahip çıkanlar kazanmıştır.

Diğerleri ise yıllarca aynı soruların peşinde koşmuştur:

"Neden geri kaldık?", "Neden gelişemedik?", "Neden fırsatları kaçırdık?"

Belki de artık dönüp kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu şehirden ne aldık, bu şehre ne verdik?

Yıllardır konuşuyoruz... Yatırım gelsin, şehir gelişsin, takım başarılı olsun, çocuklarımız daha güzel bir memlekette yaşasın diyoruz.

Ama sıra fedakârlığa geldiğinde hep bir adım geri çekiliyoruz.

Birileri versin, birileri mücadele etsin, birileri risk alsın, birileri taşın altına elini koysun istiyoruz.

Biz ise uzaktan izleyelim...

Olursa alkışlayalım, olmazsa eleştirelim.

Oysa hayatın da, şehirlerin de değişmeyen bir kuralı vardır:

Yükünü taşımadığınız hiçbir değere uzun süre sahip olamazsınız.

Bugün sahip çıkmadığınız takım, korumadığınız doğa, el uzatmadığınız çocuk, savunmadığınız ortak değerler yarın olmaz.

Ve sonra dönüp "Neden kaybettik?" diye sorarız.

Asıl soru o değildir.

Asıl soru şudur: Kaybetmeden önce ne yaptık?

Çünkü şehirler bir günde çökmez, toplumlar da bir günde dağılmaz.

Önce insanlar ortak meselelerden uzaklaşır. Sonra sorumluluk birkaç kişinin omzuna yüklenir, sonra o birkaç kişi yorulur, sonra değerler birer birer kaybolur.

Ve en sonunda herkes aynı cümleyi kurar: "Yazık oldu..."

Hayır...

Yazık olan şey sadece kaybedilen takım, kesilen ağaç, toplanamayan yardım değildir.

Yazık olan; onca insanın yaşadığı bir yerde, herkesin bir başkasını beklemesidir.

Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor.

Sanki bir gün birileri gelecek, bir dokunuş yapacak ve her şey düzelecek.

Takım kurtulacak, şehir gelişecek, sorunlar çözülecek. Biz ise kenardan izlemeye devam edeceğiz.

Herkes bir kurtarıcı bekliyor.

Herkes birilerinin gelip eksikleri tamamlamasını bekliyor, sihirli bir değnek dokunsun istiyor.

Tıpkı emek vermeden zengin olma hayalleri gibi...

Tıpkı bir sabah uyanıp bütün sorunların ortadan kalkacağını düşünmek gibi...

Oysa hayatın da toplumların da değişmeyen bir gerçeği vardır:

Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli miras; ortak değerlerine sahip çıkmayı bilen bir toplum kültürüdür. Çünkü kurtarıcı bekleyen toplumlar hikâye yazar, sorumluluk alan toplumlar ise tarih yazar.

Ve unutmayalım...

Sihirli değnekler masallarda vardır.

Şehirleri, toplumları ve gelecekleri değiştiren şey ise daima insanların omuzladığı sorumluluk olmuştur.

 

YORUM YAZIN
Profiliniz ziyaretci statüsünde görünüyor. Yorumlarınız aşağıdaki isimle yayınlanacaktır
Değiştir
Dilerseniz web sitemize üye olarak daha özgün bir profil oluşturabilir ve yorumlarınızı hesabınızdan takip edebilirsiniz
Kodu Girin
Yapacağınız yorumların şiddet ve hakaret içermemesine lütfen dikkat edin. Aksi taktirde yorumlarınız onaylanmayacaktır. Gönder
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir
©Copyright 2017
Haberler, Fotoğraf Galerisi, Video Galerisi, Köşe Yazıları ve daha fazlası için arama yapın