Okul Kapısından Giren Kurşun, Manşetten ÇıkarGünlük haberleri okurken önümüze düşen son dakika haberi; “Bir okulda silahlı saldırı.” İnsanın içi bir an duruyor. Çünkü okul dediğiniz yer; çocuk sesinin duvarlara çarptığı, zil çalınca bahçeye koşan ayakların gürültüye karıştığı, hayatın en masum hâlinin yaşandığı yerdir. Ama artık ne yazık ki bu cümlenin yanına “silah sesi” de eklenir oldu. Şanlıurfa Siverek'te bir lisede, okulun eski öğrencisi tarafından gerçekleştirilen saldırıda 17 kişi yaralandı. Henüz bu olayın yankısı dinmemişken, Kahramanmaraş'ta bu kez 16 yaşındaki bir öğrenci, bir öğretmeni ve sekiz öğrenciyi hayattan kopardı. Bu sadece bir asayiş haberi değildir. Bu, toplumun ruh hâline tutulan bir aynadır. Böyle olayların ardından hep aynı döngü başlıyor. Fail kim? Kaç yaşında? Nasıl yaptı? Hangi silahı kullandı? Sosyal medya hesapları inceleniyor, geçmişi didikleniyor, psikolojisi üzerine yorumlar yapılıyor. Günlerce konuşuluyor, tartışılıyor. Ama tam da burada gözden kaçan çok kritik bir şey var; Anlatılan her ayrıntı, farkında olunmadan başka zihinlerde bir karşılık bulabiliyor. Çünkü özellikle gençler için medya sadece haber kaynağı değildir; aynı zamanda bir öğrenme alanıdır. Psikolojide “taklit davranışı” olarak bilinen durum, tam da bunu anlatır. Görülen, tekrar edilebilir hale gelir. Bingöl'de yıllar önce intihar vakalarına karşı başlatılan ve halen sürdürülen hassasiyet bunun önemli bir örneğidir. Bu tarz vakaların haber olarak yayınlanmaması, görünür olmasının azami seviyeye indirgenmesi temel amaçtı. Bu konuda Aile Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü'nün yanı sıra psikolog ve sosyologların da telkinleri sıklıkla önümüze gelmişti. Öyle ki, Çapakçur Köprüsü'nde yaşanan bir olayın ardından aynı noktada art arda benzer girişimlerin görülmesi, bunun tesadüf olmadığını göstermişti. Bazı olaylar anlatıldıkça çoğalabiliyor, görünür oldukça tekrar edebiliyor. Bingöl Basını olarak bu hassasiyeti sürdürüyor olsak da, sosyal medyada ‘benden duydular' hevesiyle yapılan paylaşımlar maalesef bu sorumluluğu derinden etkiliyor. Bugün bu etki artık sadece bununla sınırlı değil, çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Sosyal medya, diziler, kısa videolar… Gençlerin karşısına çıkan rol modeller değişti. Kabalığın “özgüven”, şiddetin “güç”, korku salmanın “saygınlık” gibi sunulduğu bir kültürel atmosfer oluştu. Mafya karakterlerinin yüceltildiği yapımlar, “sert adam” içerikleri, hızlı şöhret hikâyeleri… Bunların tamamı, kırılgan zihinlerde yanlış bir başarı algısı üretiyor. Bir başka kırılma noktası da saygı meselesinde yaşandı. Eskiden öğretmen, toplumda tartışılmaz bir otoriteydi. Velinin “eti senin kemiği benim” diyerek sorumluluğu öğretmene teslim ettiği bir anlayış vardı. Bugün ise çocuğuna uyarıda bulunduğu için öğretmene saldırabilen velilerle karşı karşıyayız. Bu değişim, sadece eğitim ilişkisini değil, otoriteye bakışı da dönüştürdü. Sokakta da benzer bir dönüşüm var. Bir zamanlar büyüğünü gören çekinen, davranışına dikkat eden gençlikten; sokakta bağırarak konuşmayı, kuralsızlığı ve saygısızlığı sıradan gören bir görüntüye doğru gidiyoruz. Okul üniformasıyla sigara içen, toplumsal sınırları umursamayan bir gençlik algısı giderek yaygınlaşıyor. Bu sadece bireysel bir bozulma değil, toplumsal değerlerin aşınmasıdır. Gençler kimlik arayışı içindedir. Görünmek, kabul edilmek, değer görmek isterler. Eğer bu ihtiyaç doğru kanallarla karşılanmazsa, yanlış modeller devreye girer. Bir kısmı sosyal medyada “garip” davranışlarla dikkat çekmeye çalışır, bir kısmı kabalıkla, bir kısmı ise ne yazık ki şiddetle görünür olmayı seçebilir. Çünkü yanlış bir denklem kurulmuştur: “Ne kadar görünürsen, o kadar varsın.” Aile burada belirleyici bir rol oynar. Sınır koymayan, her davranışı onaylayan, çocuğu sürekli haklı gören bir yaklaşım; uzun vadede hayata karşı tahammülsüz bireyler yetiştirir. Oysa hayat, sürekli onay veren bir yer değildir. “Hayır” kelimesiyle hiç karşılaşmayan bir çocuk, ilk gerçek engelle karşılaştığında bunu kişisel bir saldırı olarak algılayabilir. Eğitim sistemi de bu dönüşümün içinde kendini yeniden düşünmek zorundadır. Okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda duygusal gelişimin de yönetildiği alanlar olmalıdır. Öğrencinin yalnızlığını, öfkesini, dışlanmışlığını fark eden bir yapı kurulmadan bu sorunların önüne geçmek mümkün değildir. Ancak tüm bu tablo içinde en kritik alanlardan biri de medyadır. Okunmak, tıklanmak, izlenmek uğruna kullanılan sansasyonel başlıklar, failin adını büyüten anlatımlar, olayın detaylarını dramatize eden içerikler… Bunlar kısa vadede dikkat çekebilir ama uzun vadede toplumsal hafızada iz bırakır. Medya, bu tür olaylarda faili değil, kaybı anlatmalıdır. Şiddeti değil, sonucunu görünür kılmalıdır. Çünkü bazı haberler sadece bilgi vermez, davranış da üretir. Bu noktada artık şunu açıkça görmek gerekiyor: Sadece konuşarak, sadece temenni ederek, sadece uyararak bu gidişatı durdurmak mümkün değildir. Devletin burada daha görünür, daha kararlı ve caydırıcı bir irade ortaya koyması da kaçınılmazdır. Elbette mesele kimsenin özel hayatına müdahale etmek değildir. Hukukun sınırları içinde, bireysel özgürlükleri zedelemeden ancak suçun, şiddetin ve örgütlü kötülüğün karşısında net bir duruş sergileyen bir yapıdan bahsediyoruz. Özellikle sosyal medya ve dijital alan, bu denklemin en hassas noktasıdır. Gençlerin örgütlenebildiği, şiddeti normalleştiren içeriklere kolayca ulaşabildiği ve hatta bunu bir “görünürlük aracı” olarak kullanabildiği bir ortamda, devletin önleyici ve denetleyici mekanizmaları güçlendirmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Amaç mahremiyeti ihlal etmek değil, suçun oluşmadan önce sinyal verdiği alanları kontrol edebilmektir. Çünkü bugün bir ekranda başlayan yanlış bir etki, yarın bir okul kapısında geri dönebilmektedir. Burada bazen çok basit bir örnek bile gerçeği anlatır. “Anne terliği” benzetmesi… Ev içinde sınır koymanın, küçük yaşta davranışın sonuçlarını öğretmenin sembolik bir ifadesidir bu. Toplum da artık sadece sözle değil, net sınırlarla ve caydırıcı yaptırımlarla bazı gerçekleri öğrenmek zorundadır. Buradaki amaç korku üretmek değil; sınırın nerede başladığını net biçimde göstermektir. Çünkü bazı toplumlarda sadece “yapma” demek yetmez; “yaparsan sonucu olur” demek gerekir. Şunu konuşmak zorundayız: Saygı nerede kayboldu? Kabalık ne zaman normalleşti? Şiddet ne zaman bir görünürlük aracına dönüştü? Bu soruların cevabı, tek bir olgunun içinde saklıdır. Bir okulun kapısından içeri giren silah sesi bir anda ortaya çıkmaz. Önce dilde başlar, Ekranda büyür, Sokakta normalleşir, Manşette sıradanlaşır, Ve bir gün gelip, okulun kapısından içeri girer. Asıl mesele, o sesin nereden başladığını artık görmezden gelemememizdir.
YORUM YAZIN
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ 12 Nisan 2026 12Bingölspor ve Vicdanımızın Skoru12 Ocak 2026 Sandık! Odadan Siyasete Uzanan Rüzgâr…03 Ocak 2026 Bir Şehrin Geleceği: Bir Yönetici, Birkaç İyi İnsan15 Aralık 2025 İstanbul'da Bingöllüler! Gücümüz Birliğimiz Kadardır
|