İnsanın Anlam Arayışı, Modernite ve İnançİnsanlık tarihi boyunca şu sorular hep sorulagelmiştir:
Evreni gözlemleyen ve anlamaya çalışan bir varlık olarak insan, şu soruyu da sormuştur:
Bu soruların sonu gelmez… Aslında bu sorular, insanın diğer canlılardan farkını ve üstünlüğünü de ortaya koyar. Çünkü bu sorular, insanın hem kendisi hem de evren üzerinden hayata anlam verme ihtiyacından doğmuştur. Akıl ve duygularımız, bu soruları sormayı gerekli kılar. İnsan, yaşantısına anlam vererek hayatı güzelleştirdiğinin farkındadır. Aynı şekilde, anlamsız bir hayatın karanlık ve yıkıcı olduğunun da farkındadır. Evrenin muhteşem ve büyüleyici yapısı; insanın zengin zihinsel ve ruhsal dünyası, duyguları, umutları, özlemleri, kaygıları ve korkuları, onu anlam arayışında bir yaratıcının varlığına ve dine yöneltmiştir. Ancak bu yönelişin yoğunluğunun tarih boyunca değiştiği görülmektedir. Bu bağlamda, Orta Çağ'ın sonlarında Batı'da yaşanan gelişmeler; Reform ve Rönesans (17–18. yüzyıllar) ile Aydınlanma (19. yüzyıl) süreci, yani modernite, köklü bir dönüşüm oluşturmuştur. Bu süreçte kilisenin ve İncil'in toplumsal hayattaki belirleyici rolü zayıflamış; toplumlar ahlaki ve sosyal anlamda daha özgür bir yaşantıya yönelmiştir. Bu rüzgâr İslam dünyasını da etkilemiş; birçok İslam ülkesinde dini değerlerden uzaklaşma yaşanmış, din daha çok özel hayata ve camiye ait bir alan olarak görülmeye başlanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte, hem dünyada hem de İslam toplumlarında ateizm ve deizmin yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Çağımızda din ve inancın yerine büyük ölçüde bilim ikame edilmiştir. İnsan, bilim ve teknolojideki hızlı gelişmelerin büyüsüyle adeta başı dönmüş; maddeyi tanıdıkça her şeyi anladığını sanmıştır. Evren; taşlardan, kayalardan, gazlardan, tozlardan, atomlardan ve moleküllerden oluşan sıradan bir yapı gibi sunulmuş; büyüleyici yönü görmezden gelinmiştir. Oysa bilim, sorgulayan ve doğruyu arayan bir faaliyettir; hatta kendisini dahi sorgular. Ancak bilim bir hayat felsefesi hâline getirildiğinde, bağnaz bir tutum sergileyebilmekte; maneviyatı, inancı ve dini küçümseyen yüzeysel bir anlayışa dönüşebilmektedir. Böyle bir bilim anlayışının hayata anlam katması mümkün değildir. Bu bakış açısına göre hayat, yalnızca tesadüflerin ürünüdür. Gözle görülmeyen, laboratuvarda incelenemeyen her şey reddedilir ve bu şekilde dinle olan sorunun çözüldüğü sanılır. Bu nedenle, modern insanın en büyük problemlerinden biri, anlamın ve mananın yitirilmesidir. Bertrand Russell bu durumu şu sözlerle ifade eder: Bilim, bize harikulade bir şey değil, renksiz bir dünya getirmiştir. Eskiden masallara, büyülere, kutsallara inanırdık. Bilim, sert, soğuk, amaçsız ve anlamsız bir dünya tasviri sunmuştur. İnsan, adeta nereye varacağını bilmeyen kontrol dışı nedenlerin bir sonucudur. Aşk, umut ve idealler, atomların ve kimyasal bileşenlerin ürünü olarak görülür. Ölüm yalnızca biyolojik bir olaydır; günah ve ayıp gibi kavramlar anlamsızlaşmıştır. Bu anlayış, eskiden yalnızca elit ve aydın kesimlere aitken, bugün bir salgın gibi topluma da yayılmıştır. Ancak bu durum vahim bir sonuç doğurmaktadır. Çünkü din dışlandığında insan savunmasız kalmakta; zayıf ve aciz bir varlık, korkuları ve özlemleri olan, ölüme doğru ilerleyen çaresiz bir varlığa dönüşmektedir. Hiçbir modern anlatı (düşünce/ideoloji/hayat felsefesi vb.) bu çaresizliğe çözüm üretememektedir. İnsanın sığınacağı, acizliğini gidereceği, umutlarını yeşerteceği inançlardan kopması, onu ciddi problemlerle yüzleştirmiştir. Modern hayatın sorunları giderek artmaktadır. Aile kurumu zayıflamakta, evlilikler azalmakta, bireysellik ve bencillik artmaktadır. Hedonizm, yani hazcılık, hayatın merkezine yerleşmektedir. Gençler yaşlılara, eşler birbirlerine tahammül edemez hâle gelmektedir. Birliktelikler kısa sürede sona ermekte; insanlar yalnızlaşmakta; toplum giderek atomize olmaktadır. “Vicdan vardır, ahlak vardır, bir yaratıcı vardır, dünya bir imtihandır, davranışların karşılığı vardır ve ebedî bir hayat vardır” inancı yıkıldığında; ruhsal boşluklar, bunalımlar ve savrulmalar başlamaktadır. Hayata anlamsız bakan insanlar, hastalıklar ve musibetler karşısında daha kolay yıkılmaktadır. Son elli yılda intihar, alkol ve uyuşturucu kullanımında ciddi artışlar yaşanmıştır. Kapitalist çıkarcı batı felsefesinin bir sonucu olarak, güçlü batılı devletler eliyle işgaller ve savaşlarla milyonlarca insan katledilmiştir. (Irak, Ukrayna, Filistin, Uygur, vb.) Örneğin, İntihar oranlarının en yüksek olduğu ülkeler genellikle gelişmiş ve zengin ülkelerdir. Finlandiya, İsviçre, ABD gibi ülkeler “en mutlu ülkeler” olarak anılsa da manevi açıdan ciddi sorunlar yaşamaktadır. Mutluluğun sadece maddi ölçütlerle değerlendirilmesi bu çelişkiyi doğurmaktadır. Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde intihar oranları dikkat çekici düzeydedir. Uyuşturucu ve alkol kullanımına bağlı ölümler de özellikle gelişmiş ülkelerde dramatik şekilde artmıştır. Finlandiya ve ABD düşündüğümüz kadar mutlu değiller. Bir mutluluk oyunu oynanıyor. Ama manevi sorunları var. Her şeyi madde ile değerlendirmenin sonucu bu… Maraş depreminde 50 bin insan öldü. Fakir ülkelerde oluyor, batıda olmuyor diyoruz. Maddi felaketten daha büyüğü ruhtaki felakettir. Tedavisi de zordur. ABD de geçen yıl 50 bin insan intihar etti. Teşebbüs edenler de ayrı…Sözde kudretli devlet!.. ABD de 1970 yılında intihar 20 binmiş, 1980'de 26 bin olmuş, sürekli artmış. ABD de yüzbin insana düşen intihar oranı 16.1, Avusturalyada 13, 5; Kanada 17,6; Yeni Zelenda'da 11; Almanyada 12.3. Geleneksel ve Müslüman toplumlarda 5'in altında. Japonya ve Güney Kore'de intihar etmek isteyenler için, “Mapo” adında intihar köprüsü var. İntihar olayları gençlerde daha çok yüksek düzeylerde. Dünya sağlık örgütü verisine göre, yaşlılar gençlerle gençler yaşlılarla ilgilenmiyor. Yaşlılar arasında intihar oranı bu nedenle yüksek. Torunlarıyla yaşayanlar yok düzeyine düşmüş. Aynı evde dede torun yaşardı. Yalnızlık var ve en büyük hastalık. Eğitimli ve yaşlılar arasında artış var. Transeksüeller arasında 7 kat daha yüksek eğilim var. Bunlar, bilimin inanç haline gelmesinin ve modernitenin bir sonucudur. Uyuşturucu kullanımında: Bazı ülkeler uyuşturucuyu serbest bırakmak zorunda kalmış. Ortalık yerde yatan insanlarla dolu. ABD'de uyuşturucudan ölenler 2000 yılında 20 bin; 2021 yılında 106 bin insan; 2022 de 110 bine çıkmış. Avrupa'da da böyle, İskoçya dünyanın en yeşil ve güzel yeri. Zengin ve eğitimli, dünyanın en iyi üniversiteleri ve kütüphaneleri var. Uyuşturucudan öleneler de Avrupa'nın lideridir. Dünyada en çok ABD, KANADA ve Avusturalya sıralaması var. Bunlar Dünyanın gelişmiş ve zengin ülkeler. Bu ne ile açıklanabilir. Dünyada, yılda alkolden 3 milyon insan hayatını kaybediyor. ABD de bir yılda alkolden ölen 140 bin, uyuşturucudan ölen 150 bin, intihar eden 50 bin. Yani her yıl toplam 300 bin kişi ölüyor. Alkol tüketimi artıyor. Neden içiyor? Hayatın baş edilemeyen zorluklarından bir kaçış olarak, renkli bir hayata geçmek için içiyorlar. Zevke müptela oldukları için içiyorlar. Hayattan kopanlar ise intihar ediyor. Tüm bu tablo, bilimin inanç hâline getirilmesinin ve modernitenin inancı ve maneviyatı dışlayan yaklaşımının bir sonucudur. Hangisi doğru? İnsan evreni ve çevresini gözlemleyerek, araştırarak, deneyler yaparak bilgiler elde eder. Nasıl oldu, Nasıl oluştu, vb. Bu bilgiler ilmi ve bilimsel bilgilerdir. Olay ve olguların nasıl olduğunu ve evrenin özelliklerini ortaya koyan bilgilerdir. Bugün biz evren ve canlılar nasıl oluştu, epeyi bir bilgiye sahibiz. Salt bu bilgiler bizi mutlu etmiyor. İnsan düşünen, sorgulayan ve vicdanlı bir varlık olarak; Neden böyle, nasıl olabilir, varlık neden vardır? Sorusuyla fiziğin ötesini arıyoruz. Hayatın anlamını varlığın nedenini arıyoruz. Sonlu dünyanın acısını sorguluyoruz. Modern insan bugün bu arayışı ciddi anlamda hissetmektedir. Yeniden bir arayışa ihtiyaç duymaktadır. Genelde bu arayış, insanlığın geldiği evrede “postmodern dönem” olarak adlandırılmaktadır. Öncelikle evren ve dünyanın oluşumunda görünürde etkili olan kanunlar, teoriler, maddi sebepler vardır. Bilimsel teoriler: gözlem ve araştırmalar sonucu elde edilen kanıtlara göre yapılan açıklamadır. Kanunlar ve maddi sebepler görünürde etkili olsa da bu kanunların ve maddelerin/elementlerin/atomların vb. Bilinç ve iradeden yoksun olduğu açıktır. Buna rağmen ortaya çıkan düzen, estetik/sanatılı ve amaçlı yapı; bir tasarımı, ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığını işaret etmektedir. Yani ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcı… Kanunların kendi başına varlık meydana getirdiğini iddia etmek, bir binayı mimarsız ya da bir fabrikayı ve işletim sisteminin mühendissiz açıklamaya benzer. Tabiat bir kanundur; kanun koyucu olamaz. Evrende hükmeden yasaları koyan, tüm sebepleri ve maddeleri yaratan bir iradenin varlığını kabul etmek aklın ve vicdanın gereğidir. Sonuç; İnsanın anlam arayışına en doyurucu cevapları, tarih boyunca dinler ve peygamberler vermiştir. Felsefenin kesin sonuçlara ulaşamaması, bilimin yalnızca “nasıl” sorusuyla yetinmesi ve modern ideolojilerin insanın varoluşsal sorularına cevap verememesi; vahye dayalı en güvenilir son din olan İSLAM'I vazgeçilmez kılmaktadır. Hayat anlamsız bir varoluş olmadığı gibi, ölüm de hiçliğe açılan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, bir imtihan ve hayırlı faaliyet alanı; ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedî hayata geçişin dönüm noktasıdır. Kur'an bu gerçeği “O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.” Ayetiyle açıklar. (Mülk, 2) İşte İnançsızlığın insan hayatına verdiği anlamsızlığa bedel, İnsan, inanç ve ibadet sayesinde; “Ben Allah'ın yeryüzündeki şerefli bir halifesiyim; O'nun mahlûkuyum (yaratığıyım), bu dünyada O'nun misafiriyim ve öldükten sonra da O'nun ebedî saadet yurduna gideceğim.” bilinciyle yaşararak hayatına anlam katar… İşte hayatı anlamlı kılan gerçek anlam… Sevgi ve saygılarımla… YORUM YAZIN
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ 24 Aralık 2025 Modern Hayatta Sıla-i Rahim ve Nepotizm19 Kasım 2025 Küresel Yahudi Sermayesi ve Dünya Siyasetinin Yönetimi!04 Kasım 2025 Yeni Bir Dünya Eşiğinde: İnsanlığın Uyanışı ve Yahudi Hikayesinin Bitişi…09 Ekim 2025 Faniyim, fani olanı istemem; Neyleyeyim?..
|